Türkiye’de son bir yılda etnik asabiye ciddi bir gelişme trendine girdi. Zaten var olan bu asabiye özellikle iktidarın “Terörsüz Türkiye” adı altında seslendirdiği siyaset ve ona paralel olarak Suriye’de olup bitenler sayesinde ciddi bir ayrışmanın, çözülmenin kaynağı haline geldi. Bugüne kadar kendilerini estirilen her rüzgara karşı koruyanlar bile bugün çözüldüler.
Önemine binaen tekrarlarla ifade ettiğim bir hususa bu vesileyle bir daha dikkatleri çekmeyi arzu ediyorum: Hiç kimse “bende bir etnik asabiye eseri, kalıntısı, tortusu yok” demesin, herkes her zaman bu anlamda kendisini hesaba çekmelidir. Herhalde şeytan da üstünlük iddiasıyla ilgili olarak sadece hakikati ifade ettiğini iddia ederdi. Rasyonel olarak da şöyle açıklama yapmıştı: “Beni ateşten, insanı kirli çamurdan, balçıktan yarattın, dolayısıyla ateş daha temiz, daha arı…”
Halbuki üstünlüğün kriterini yaratıcı belirliyor.
Bir toplumda etnik asabiyenin güçlenmesi bir cahiliye belirtisidir. İnsanın okuma yazma bilmesi, çok kitap okuyor olması onun cahilliğini gideremeyebilir. O yüzden Allah, okuduklarıyla amil olmayan Yahudi alimlerini “kitap yüklü merkepler” olarak nitelemiştir. Öğrenileni yaşamlarına geçirmeyenler kitapta heybelerinde kitap taşıyan hamallar / merkepler olarak tarif edilmektedir.
Cahiliye döneminde, aralarında baba tarafından kan bağı bulunan akrabaların oluşturduğu topluluğa “asabe”, bu topluluğun bütün fertlerini birbirine bağlayan ve herhangi bir dış tehlikeye karşı koymak veya saldırıda bulunmak söz konusu olduğunda bütün topluluk üyelerinin harekete geçmesini sağlayan birlik ve dayanışma ruhuna da “asabiyet” denilmekteydi. Asabiyet, esas itibariyle soy (nesep) birliğinden kaynaklandığından, aynı soydan olanlar arasında organik yakınlık arttıkça asabiyet de güçlenir, buna karşılık bu yakınlık aileden başlayarak aşirete, kabileye doğru yayıldıkça zayıflardı.
Kur’ân-ı Kerîm’de “asabiyye” kelimesi geçmemekle birlikte ona yakın bir anlam ifade eden “hamiyye” kelimesi mevcuttur. Her ne şekilde olursa olsun bu zihniyetin temelini teşkil eden soy üstünlüğü, kabilecilik ve kavmiyet davalarının tümüyle reddedildiği, samimi dindarlık ve ahlâkî hassasiyet demek olan takva dışında bir üstünlük sebebi görülmediği, gruplar arasında baş gösterebilecek çekişmeleri -asabiyet gayretiyle daha da arttırmak yerine- öncelikle, adalet ve hakkaniyete dayanan uzlaşma yoluna gitme ve her durumda haksız tarafın karşısında olma vecibesinin getirildiği açıkça görülmektedir (Hucurât 49/9-13).
İbn Haldûn’a göre de asabiyet, en iptidai şekliyle, beşerin tabiatında bulunan zulüm ve düşmanlık temayüllerine karşı yine aynı tabiattan gelen akraba vb. yakınlara acıma duygusunun doğurduğu yardımlaşma ve dayanışma eğilimidir (Mukaddime, I, 116-117).
Kur’an-ı Kerim’e göre insanların dillerinin ve renklerinin farklı farklı olması Kur’an ayetleri gibi Allah’ın ayetlerindendir. (Rum, 30/22.) İnsanların bir erkekle bir dişiden yaratılması, kavimlere ve kabilelere ayrılması karşılıklı tanışıp bilişme içindir. (Hucurat, 49/13.) Hiç kimsenin kimseye herhangi bir üstünlüğü yoktur. Üstünlük, ırk, dil, ten rengi ve coğrafyada değil, her an Allah’a karşı sorumluluk bilinci taşımada ve insanı insan yapan evrensel ahlaki erdemlere bağlılıkta yani takvadadır. Takvanın ölçüsü de insanların elinde değildir. İslam Peygamberi (sav) bu gerçeği, insanlık tarihine altın harflerle yazılan Veda Hutbesinde, “Ey insanlar! Şunu iyi bilin ki, Rabbiniz birdir, atanız da birdir. Arap’ın Arap olmayana, Arap olmayanın Arap’a, beyazın siyaha, siyahın beyaza üstünlüğü yoktur. Üstünlük ancak takvadadır.” sözleriyle dile getirmiştir. İslam, ırkçılık anlayışını bütün çeşit ve unsurlarıyla reddederek insanın insana, bir ırkın başka bir ırka, bir grubun veya topluluğun başka bir grup veya topluluğa, bireyin topluma, toplumun bireye tahakküm etmesini ortadan kaldırmıştır.
Irkçılığı, cahiliye zihniyeti olarak değerlendiren Hz. Muhammed (sav) bir hadislerinde, “Irkçılık, zalim de olsa kendi kavmine arka çıkmandır.” (Ebu Davud, Edeb, 111-112.) demiştir. Yine başka bir hadisinde de, “Irkçılığa çağıran bizden değildir. Irkçılık davası uğruna mücadele bizden değildir. Irkçılık davası uğruna ölen bizden değildir.” (Ebu Müslim) diye buyurmuştur. İşte bugün ülkemizde gelişme eğiliminde olan da budur. Büyük çoğunluğumuz zalim de olsalar kendi ırktaşlarına arka çıkabilmektedir. Şimdilerde daha da korkunç boyuttaki olaylara şahit oluyoruz. Burada polemik konusu yapılmayacağını bilsem bu hususu detaylandırırdım. Ama ne yazık ki, her meseleyi kolayca polemiğe konu edenler burada da maksadımızı provoke ederler diye endişe ediyorum.
Bugün toplumun en büyük, en ağır meselesi budur demiş olsam abartmış sayılmam herhalde.
Bu tür zamanlarda kendi adıma Mehmet Akif ve Bediüzzaman Said Nursi gibi her türlü menfi akıma karşı ırkımın değil hakkın ve adaletin yanında olmayı tercih ederim.
Allah Resulünün en büyük inkılaplarından birisi Medine’ye hicretinde gerçekleşmiştir. Medine’nin en güçlü iki kabilesi (Evs, Hazreç) arasında bir asır boyunca süren ve yüzlerce insanın ölümüyle neticelenen savaşı bitirmesi ve aşiret asabiyesini unutturmak için iki kabile mensuplarını “ensar” çatısı altında bir topluluk haline getirmiştir. Bu büyük barış projesi ve arkasından da Medine’de yerleşik diğer din / inançlara mensup toplulukları “Medine Sözleşmesiyle” hukuki bir statüye kavuşturması etnik / dini asabiyeyi önemli derecede azaltmış ve değişimi kolaylaştırmıştır.
Aradan 14,5 asır geçtikten sonra bugün, o zaman Peygamberin ayakları altına aldığı, yanan ateşi söndürdüğü bir tehlike yine kapımıza dayanmış durumda. Malum, bu asabiye savaşı dünyadaki savaşların ve kayıpların en önemli sebebidir. Gelişme ve yayılma istidadındaki bu yangını hemen söndüremezsek korkarım ki, başta Siyonist ırkçı İsrail olmak üzere şeytani güçlere yem, akıntıya kapılan çerçöp oluruz. Çok akıllıca ve teenni ile hareket etmemiz gereken zamanlardayız. Toplum olarak her zamankinden daha dikkatli konuşmalı ve yazmalıyız. Aramızda dolaşan, sağımızdan, solumuzdan, arkamızdan, önümüzden yaklaşmaya çalışan şeytana fırsat vermeyelim. Çünkü bu yangın sadece bir tarafı değil, her tarafı yakar. Her kelimenin, her cümlenin neye karşılık geldiğini düşünerek sarf etmeliyiz. Kulağımız her sesi duymamalı. Duyduğumuzda ise sözün muhatabına “selametle” deyip karşılık vermeli. Ne güzel ifade edilmiş; “Kötü söz sahibine aittir”. Kötülükleri konuşacağımıza, iyilikleri konuşup çoğaltmamız gereken bir zamanda yaşıyoruz. Unutmayalım, hepimiz söylediklerimizden, söylemediklerimizden, yaptıklarımızdan, yapmadıklarımızdan dolayı sorguya çekileceğiz. Hesaba çekilmeden kendimizi hesaba çekelim.