MÜSLÜMANLARIN EN BÜYÜK ZAAFI, İNANDIKLARINI İDDİA ETTİKLERİ ALLAH’A KARŞI İTİMATSIZLIKLARIDIR.

by Fahrettin Dağlı
İslam hiç kimsenin kişisel ve zümrevi gücüne ihtiyaç duymaz. Hiçbir güce ve iktidara yaslanmaz. İman eden güçlü, güçsüz herkes Onun gücüne muhtaçtır. İnsanlar, adil, dürüst, ahlaklı, erdemli olmak; helal-haramı ve varlığın hak ve hukuklarını gözetmek suretiyle Onun yardımını talep etmeye hak kazanırlar veya kazanamazlar.
İslam dininin geleceğini bir şahsa, zümreye, topluluğa, cemaate ve iktidara endekslemek bu dinin sahibinin vaatlerine itimatsızlıktır.
Allah, onca ayetinde rızkı, nimeti verenin, alanın; artıran, eksiltenin Kendisi olduğunu haber verdiği halde, sanki bu haberi duymamışlar gibi iman ettikleri iddiasında bulunan büyük çoğunluk rızkı, nimeti kişilerden ve güç sahiplerinden beklemek gibi fahiş bir yanlışın içerisine düşmüşlerdir/düşmektedirler. Bu durum insanoğlunun kadim problemidir. Onun için zihinlere kazınan bir meseldir; Hz. Musa ile Firavun arasında kalan İsrail oğullarının o meşhur beyanı; “Ey Musa, Sen haklısın ama gel gör ki, ekmeğimizi Firavun veriyor.” İşte insanoğlunun bu nankörlüğü, bu nobranlığı her çağda/zamanda olmuştur. Bugün de bütün ağırlığıyla sürmektedir.
Bu anlamda bugün kendimize modern kurtarıcılar aramıyoruz. Hele hele siyasi iktidarlardan hiçbir medet ummuyoruz. Gölge etmesinler başka ihsan istemeyiz. Kendilerine, çevrelerine hayrı olmayanların bize kurtuluş sunmalarını beklemek beyhudeliktir. Rızkın Allah’tan olduğuna tam bir iman ile rızık endişesi duymadan hakkın ve adaletin mümessilleri olmaktır. Bunun karşılığında, sonsuz nimetin Sahibi onları hiç ummadıkları cihetlerden nimetlendirecektir. Her şey insanın hak ettiğinin karşılığıdır. Unutulmamalı ki, Allah insanları azlıkla ve çoklukla imtihan edecektir. “Neden çok verdin?” deme hakkımız olmadığı gibi “Neden az verdin” demek gibi bir serkeşliğimiz de olmamalıdır. Aksi taktirde, O’na karşı itimatsız davranıp, nimeti fanilerden menkul bilirsek bilmeden büyük gayya çukurlarına düşme riskimiz her zaman vardır. Daha ilerisi ise, Allah’tan gayri diğer yaratılmışlardan medet umarız ki, bu da bizi, çağımızın en büyük insani dramı olan – Allah muhafaza- ilkel paganizme götürür. Farkında olur veya olmayız bu tuzağa düşebiliriz.
Dinlerinde samimiyet / ihlas üzere olanların mücadelesinin, gayretinin yegane hedefi; yukarıda sıraladığım meziyetlerle kendilerini donatmak; tezyin etmektir. Yani, Rablerini hoşnut etmektir. Gerisini, hiçbir endişeye mahal bırakmayacak şekilde O mutlak adaletin sahibine bırakmaktır. Rahmetli Aliya’nin hikmetli sözüne ram olmaktır; “Hayat, inanan ve salih ameller işleyenler dışında hiç kimsenin kazanamadığı bir oyundur.”
Sözü buraya getirmişken benim için özel bir yeri olan Ömer Bin Abdülaziz’i anmadan geçemeyeceğim;
Hilafete geldiğinde, Emevi yönetimindeki coğrafyada yaşayan zimmilere (dini azınlıklar) haksız vergiler uygulanmakta idi. Bu durum ister istemez onları ağır yük altında bırakıyordu. Yönetimin valileri bu sözkonusu vergileri bütçeleri için önemli bir kalem sayıyorlardı. Onun için de Müslüman olduklarını beyan eden kişilerin beyanlarına tereddütle bakıyorlardı. Bir süre sonra çok sayıda insanın İslam’a girdiklerine şahitlik edince de işi gayri insani uygulamalara kadar vardırdılar. Erkeklerin sünnet olup olmadığına bakacak kadar ilkel yoklamalara başvurdular. Bu durumu bilen Ömer Bin Abdülaziz hilafete gelir gelmez ilk yaptığı iş, bunlar üzerindeki vergi yükünü, zulmünü kaldırmak oldu. Bazı valiler buna itiraz ettiler. Bütçe oluşturma anlamında ciddi sıkıntılar yaşayacaklarını ifade ettiler. Halife Ömer bunlara cevabi yazısında şu tarihi beyanda bulunmuştur; “Bu dinin Peygamberi bir hidayet rehberi olarak gönderilmiştir; sünnetçi olarak değil… Onun için de dine girdiklerini beyan edenlerini beyanlarına itibar edilecek ve hiç kimseden haksız bir vergi tahsilatı yapılmayacak.” Valilerin, kamu bütçesi anlamında sıkıntı çekecekleri şikayetine karşı cevabı da şu olmuştur; “Siz Allah’ın dediğini yapın (yani, adaletle muamele edin) gerisini O’nun taktirine bırakın. Hem siz ve ben ne güne duruyoruz? Halkımız sıkıntı çekecek olursa, onların hadimleri / hizmetkarları olarak sapanın arkasına geçer; toprağı sürer, eker ve ondan gelecek mahsulle halkımızı duyururuz.”
Şanlı Halifenin bu tarihi beyanından anladığım özet şudur; Siz Allah’ın emri olan adaleti herkes arasında eşit uygulayın; gerisini O’na bırakın; azaltan ve çoğaltan kudret O’dur. Adalet; sosyal, dini, siyasal ve ekonomik tüm gelişmelerin ana dinamiğidir. Vücuttaki kalp mesabesindedir. Nasıl insanın kalbi durduğunda diğer bütün vücut fonksiyonları duruyorsa; sosyal hayatta da bu fonksiyonu adalet yerine getiriyor.

Bunları Okudunuz Mu?

Yorum Bırak

This website uses cookies to improve your experience. Accept