Cemil Meriç’in ifadesiyle, “İdeolojiler idraklerimize giydirilmiş deli gömlekleridir.” Veya iradelerimizi bir merkeze hapseden fanuslardır.
İdeolojik bağnazlığın kıyısından geçen bir insan olarak itiraf ediyorum. Her türlü güçlü asabiye, insanı hakikatten, ilmi olandan, adaletten, ahlaktan uzaklaştırır. Bu, insan fıtratında var olan bir özelliktir ve belli bir dengede, vasatta kalması gerekir. Eğer dengesi bozulursa zulüm ortaya çıkar. Adalet, bu ve benzeri insani özelliklerin itidalde / dengede tutulmasıyla mümkün olur.
Bu yüzden Hz. Peygamber, sevgi ve nefrette ölçülü davranmamız gerektiğini tavsiye buyuruyor.
Sosyal medya mecraları toplumun sosyolojisini, psikolojisini ele veren çok önemli bir ayna. Sosyologların, psikologların, sosyal çalışmacıların artık eskisi gibi alan çalışması yapmalarına bile gerek kalmadı. Bu sosyal paylaşım mecralarında dolaşmaları yeterlidir.
Basit siyasi mülahaza sahipleri, etnik ve dini asabiyeleri sebebiyle yeterince tanımadıkları, bilmedikleri, dokunmadıkları kişilere, toplumsal kesimlere, ezberletilmiş yargılarla ilmi ve ahlaki bir dayanağı olmayan iddialar üzerinden saldırmakta, itibarsızlaştırmakta bir beis görmüyorlar.
Bu toplumda 50 yaş üstündeki kesim genellikle gerçek anlamda zamanın ruhundan kopmuş, 1960’ların, 70’lerin soğuk savaş döneminin politik iklimine takılı kalmıştır. Bugünkü dost-düşman konsepti halen o dönemin politik kodlarıyla izah edilmektedir. Bu yüzden kuşaklar arasında ciddi bir iletişimsizlik bulunmaktadır. Bunu en iyi yine sosyal medya mecralarında gözlemleyebiliyoruz.
Bu kuşak kendi mahallelerindeki dar fikir paslaşmaların ötesine geçemiyor. “Kendi mahallemizin dışındaki mahalleri de ziyaret edelim; oranın mukimleriyle de görüşelim, tanış olalım” fikrine çok mesafeli. Bu anlamda ciddi bir özgüven eksikliği de var. Kendi mahalleleri dışındaki olup bitenlere karşı çok ilgisiz, kayıtsız kaldıkları gibi liderlerinin, önderlerinin öteki, düşman diye işaret ettiklerini de düşman bilmeye hazırlar. Gözlerini, kulaklarını hakikate kapatmış, diğer mahallelerden gelen bilgilere bakmıyor, itibar etmiyorlar. Bazılarının gör dedikleri veya gösterdikleri kadarını görebiliyorlar. “Bunun dışında bir hakikat olabilir mi?” diye kendi kendilerine sual edemiyorlar. Bu durum ciddi bir insani problemdir.
Sormak gerekiyor: “Daha ne zamana kadar gözlerinizi, kulaklarınızı gerçeğe kapatıp, hakikati ifade etmeyeceksiniz? Neden doğru ile yanlışı ayırt edebilecek (furkan) tahkiki bir araştırmanın içine girmiyorsunuz? Hakikate gözlerinizi, kulaklarınızı kapatmakla nasıl bir vebal yüklendiğinizin, kişi ve toplulukların haklarına girdiğinizin farkında mısınız?”
O gözler hakikati görmek; o kulaklar hakikati işitmek, o dil hakikati ifade etmek ve o akıl tahkik, tefekkür etmek için bize verilmiş nimetlerdir. Hakkını veremediğimiz her nimetten dolayı sorgulanacağız.
Allah da “Şüphesiz, yeryüzünde yürüyen canlıların Allah katında en kötüsü, akıllarını kullanmayan (gerçeği görmeyen) sağırlar, dilsizlerdir.” (Enfal:22) diye ifade buyurarak insanın dikkatini bu mevzuya çekiyor.
Hayat bir sırat köprüsüdür. İnce bir çizgi üzerinde mesafeli bir yürüyüştür. Ya düşmeden hedefe ulaşıp aydınlık bir dünyaya uyanacağız veya -Allah muhafaza- ayaklarımızın kaymasıyla ateş çukuruna düşeceğiz.
Toplumun aynası işlevini gören sosyal medya bize gösteriyor ki, toplumun büyük çoğunluğu kişisel veya grupsal asabiyelerle önderlerinin, liderlerinin bağlan dediklerine bağlanmış, onları hakikatin merkezine yerleştirmiş. Onların güzel, iyi gördüklerine güzel, iyi; şer, çirkin gördüklerine de sağlam bir terazinin mihengine götürmeden şer ve çirkin diye işaret ediyor. Allah muhafaza bu psikolojik hal bizi yarın ateş çukurlarına düşürebilir.
Hiçbirimiz kendimizi bu muhasebe ve murakabeden azade sayamayız. Onun için iman ettiklerimizi, yaptıklarımızı, söylediklerimizi bir daha mutlak hakikatin aynasına tutalım, bakalım ne göreceğiz?
Öte tarafta bugün önem verdiklerimizin çoğunun gereksiz, lüzumsuz olduğunu ve yapmayı ihmal ettiklerimizin ise ne kadar mühim olduğunu anlayacağız ama artık bir faydası olmayacak.
Allah, insanoğluna çok iltifat etmiş, onu nimetlere gark etmiş ve bunun karşılığında kendisine kulluk etmemizi, ameli salihte bulunmamızı, kendi hakkı başta olmak üzere kulların ve varlık aleminin tümünün haklarını gözetmemizi bizden istemiştir. Varlığımızın sebeb-i hikmeti de kulluğumuzun idrakine varmaktır.
Karıncanın bile hukuku sorulacaksa, daima ilişki halinde bulunduğumuz insanların hukukunun ne anlama geldiği izahtan varestedir.
Dostluklarımız, düşmanlıklarımız, duygularımıza, hissiyatımıza değil, hakkı istinat etmelidir.
1 yorum
Allah razı olsun kardeşim…