Müslümanların, Hz. Ömer’in irtihalinden sonra hakimiyet alanları genişledi ama din olarak İslam’ın, safiyetine/özüne uygun yaşanırlığı hızla irtifa kaydetmeye başladı. Bu irtifanın sebeplerini akli selim ve kalbi selim ile araştırmadan, hakikatin künhüne vasıl olmadan yapacağımız tüm müzakereler; müsamereler sonuçsuz kalacaktır ve çoğu zaman da yeni ayrışmalara ve düşmanlıklara sebep olacaktır. Bugün bu kadar ayrışmayı ve kavgayı yaşamamızın esas kaynağı da bu olsa gerek.
Müslümanlık iddiasında bulunan herkes için Allah’ın Peygamberleri vasıtasıyla gönderdiği din olan ‘İSLAM’ haktır ve tartışılmazdır. İman bir küldür istisna kabul etmez. Dolayısıyla risaletin son halkası Hz. Muhammed (sav) ile tamamlanan daire eksiksiz, noksansız, ekmeldir (tamamlanmıştır). Kim ki, -hâşa- Kur’an ile bize bildirilen ‘Din’de bir eksiklik arıyorsa veya olduğu iddiasında bulunuyorsa o, O dine iman etmemiştir. Sadece iman iddiasında bulunmaktadır.
Aklın, sınırlı bilgiye sahip olduğu bilincini kaybedenler eksiği kendi aklında değil ‘Din’de ararlar. Ne yazık ki bugün yaygın bir şekilde bu yanlış işleniyor. Geleneksel din anlayışında olanlar zamanların ve mekanların şartlarını yok sayarak ve kendilerini dar bir zamanın, dar bir fanusun içerisine hapsederek, rivayet yoluyla intikal eden bilgileri ‘nas’ gibi görerek kendilerini ve tabilerini hapsetmişlerdir. Ve ne yazık ki, dinin canlılığını /seyyalitesini durağan hale geçirmişlerdir. Dinin fıtratını dondurmuşlardır. Hareket kabiliyetini kaybeden bir din zamanın ruhuna hayat üflemez; can vermez.
Bu durum bir kabus gibi üzerimize abanmışken, bundan güya müşteki olan ilahiyatçıların /teologların bir kısmı da dinin esası olan ruhi/ahlaki olgunluğu / kemali ihmal ederek onu, bireysel hayatın inşasına dokunmayan normal bir teolojik bilgi yekunu / bir modern ideoloji olarak görmek ve yaşamak istiyorlar. Bu insanların çoğunda ruhi bir dinginlik ve kemal bir ahlak seciyesine rastlanılmamaktadır. Dolayısıyla muhatapları üzerinde temsiliyet açısından olumlu bir intiba bırakmadıkları gibi beklenilen güven ve itimadı da vermemektedir.
Her iki ekol de ifrat ve tefritten uzaklaşıp bir türlü teenni noktasına gelemiyorlar. İtidale /adalete yaklaşamıyorlar. Onun için de aynı dinin mensupları oldukları iddiasında olmalarına rağmen sanki karşı inanışlara sahiplermiş gibi birbirlerine kardeş olmak yerine hasım/düşman oluvermekteler. Asırlardır İslam dünyası bu iki akımın çatışmasını yaşıyor. Bir türlü akli selim; kalbi selim galip gelmiyor ve dolayısıyla felaha ve salaha kavuşulmuyor.