Yenidoğan Çetesi Ve Hatırlattığı Kamu Denetimi

by Fahrettin Dağlı

Son birkaç gündür Türkiye’nin gündemine oturan korkunç “yenidoğan çetesi” ile ilgili sosyal medyada yoğun değerlendirmeler ve yorumlar yapılmaktadır. Haliyle eski bir sağlık denetçisi ve yöneticisi olarak bana da yazmak şart oldu.

On iki yıllık Sağlık Bakanlığı müfettişliğinden sonra 2003 yılında Sağlık Bakanlığı Teftiş Kurulu Başkanlığına atandım. O güne kadar masanın karşı tarafında bulunan bir müfettiş olarak mümkün olabilecek ölçüde kendi hür irademle incelemeler ve denetlemeler yapmış, özellikle 28 Şubat gibi zor bir süreçte her türlü riski göze alarak mağdurların hak ve hukuklarını korumaya çalışmıştım. Bundan asla pişman olmadım, bugün de aynı şeyi yapardım. Ancak meslekteki asıl sınavım makam koltuğuna oturduğumda başladı. Aslında gerek müfettişliğim ve gerekse teftiş kurulu başkanlığında yaşadıklarımı kendi özelim sayarak bugüne kadar paylaşmadım. Bugün beni buna mecbur kılan hadiselerin etkisi altında en azından bir kısmını yazmam şart oldu.

AKP iktidarı öncesinde mesleğimi icra ederken pek çok hadiseler yaşadım. Farklı bakanlarla, bürokratlarla karşı karşıya gelmek pahasına dişe diş mücadele ettim ve soruşturma geçirdim. O günlerde herşeye rağmen ülkemizde yine de hukuk kırıntıları vardı ve hak arama mücadelem lehime sonuç verdi. Merhum Nurettin Topçu’da ifadesini bulan “cesaret ahlakı”nı hayatım boyunca yaşayarak içselleştirmeye çalıştım ve neticesini yaratıcıya havale ettim.

Asıl sınavım AKP iktidarının başında bazı şartların bir araya gelmesiyle teftiş kurulu başkanlığına atandığımda başladı. O güne kadar tek başıma yürüttüğüm mesleğimde artık pozisyonum değişmişti. Artık yönettiğim müfettişlerle siyasi irade arasında kalan bir mahkûma dönüştüm. Bireysel olarak ne kadar adil olursanız olun beraber çalıştığınız teftiş heyeti ve siyasi iradenin sahibi bakan sizin hassasiyetinize sahip değilse bir pranganın içerisinde ne yapacağınızı, nasıl kurtulacağınızı düşünüp durursunuz. Siyasi iktidarı temsil eden bakan, sizden kendi arkadaşları ve partililerin aleyhine sonuçlanmayacak inceleme ve soruşturmalar yapmanızı bekler. Eğer istediği sonucu alırsa problem yok, ancak aksi varit olursa kavga başlar. Benim dönemimde de öyle oldu. Ne zaman ki, iktidarlarının birinci yılından sonra kendi arkadaş ve dostlarıyla ilgili inceleme ve soruşturmalar söz konusu oldu, o zaman kılıçlar çekildi. Beraber çalıştığım bakan böyle bir rapor üzerinde etüt yaptığım sırada bana şunları söylemişti: “Fahrettin Bey siz benden, o kadar menfaati teptirerek yanıma getirttiğim arkadaş ve dostlarıma ceza vermemi mi bekliyorsunuz?” Sayın bakan bu sözünün gereğini yerine getirdi ve arkadaşlarını himaye ederek ceza almalarına mani oldu.

Bir gün beraber çalıştığı müsteşar da dahil olmak üzere görevlendirdiği bazı kamu görevlileri hakkında ceza öneren müfettiş raporunu bir kenara atıp müfettişlerle ilgili galiz ifadeler kullanarak sertleşmesi üzerine ben de bakanın makam odasını kapısını sertçe kapatıp çıktım, o gece gözümü uyku tutmadı, sabah erkenden kalkarak bakanın kapısına gittim ve veda için geldiğimi ifade ederek görevi bırakmak istediğimi kendisine bildirdim. “Sizi şurada burada değerlendirelim” diyerek bazı tekliflerde bulunmuşsa da karşılık olarak “emekliliğime iki yılım var, beni o vakte kadar pasif bir konumda tutun, sonrasında da emekliye ayrılacağım” diyerek vedalaştım.

Tabii ki vedalaşarak problemi çözmüş olmadım. Benim yerime ikame edilmeyi hevesle bekleyen onlarca kişi sıradaydı.

Buraya kadar naklettiğim hikaye sadece bana has bir süreç değil, benim gibi nice başkanın, denetçinin karşılaştığı bir tablodur.

Maalesef kamu erkine bağlı denetim birimlerinde görev yapan denetçilerin özgürce, tarafsızca, şeffafça teftiş/denetim yapma imkanları yok. AKP iktidarları öncesindeki koalisyonlar döneminde hiç olmazsa mahkemelerde siyasi iradenin beklentisinin aksine kararlar veren hakimler vardı. Ancak bugün o yapı da sıfırlandı. Hiçbir denetçinin mesleki güvencesi kalmadı. Eğer siyasi iradenin hilafına bir rapor tanzim ederseniz açılmış olan suç torbalarından (fetö, pkk gibi) birisine atılıp, suçlanırsınız ve kapı dışına atılabilirsiniz. Yani, denetim organını pasifize etmek bu kadar kolaylaştırıldı.

Bugün yaşadığımız müessif olayla ilgili olarak da öyle akla ziyan değerlendirmeler yapılmakta ki, insana pes dedirtiyor. İktidar yanlıları şebekenin başındaki bir hekime PKK’lı, hemşireye de CHP’li etiketi yapıştırarak zevahiri kurtarmaya çalışıyor. Yani, aklımızla alay ediyorlar. Bir defa kişileri ideolojik kabullerinden ari olarak sadece mesleki görevlerini ifa etmedeki kusur ve hatalarıyla değerlendirmemiz gerekir. Ancak yine de şu kadarını söylemeden edemiyorum: Burada adı geçen eski PKK’lı hekim, hüküm giymiş, birkaç yıl cezaevinde kaldıktan sonra da pişmanlıktan yararlanarak çıkmış. Çoğumuz da biliyoruz ki, bu insanların önemli bir kısmı yaptıkları itiraflar sonucunda cezaevinden çıktıktan sonra belirli gayri yasal yapıların elemanları haline gelmektedirler. Bugüne kadar yüzlerce eski PKK’li itirafçı bu yolu seçmiştir.

Şimdi yine dönelim denetim mekanizmalarına. Bakanlıkların ve bağımsız kurumların hepsinin denetim birimleri var. Bakanlığa ve kurumlarına göre değişmekle birlikte bu kurullar iç ve dış denetim yaparlar. Denetimleri sonucunda tanzim edilen raporlar durumuna göre denetim elemanın maiyetinde görev yaptığı kurum amirlerine ve savcılıklara intikal ettirilir. Kurum amiri söz konusu raporları onaylayıp işleme koyabileceği gibi, onaylamayıp rafa da kaldırabilir. Bugün ‘yargısal güvencemiz var, kimse hesap sormaz’ cesaretiyle gözü kara davranabilen bir yapıyla karşı karşıyayız.

Bir de merkezi denetim birimlerinde görev yapan denetçilerin azlığı veya kurum amirinin işine geldiği için bazı şikayet ve ihbar dilekçeleri il amirlerine gönderilir ve oradaki mahalli elemanlardan görevlendirilen bir personel (muhakkik) marifetiyle incelenmesi, soruşturulması istenir. Bugün merkez denetim elemanları bile bu derece inisiyatif alma cesaretinden mahrumken hiçbir yasal güvencesi olmayan taşradaki personelden adil bir inceleme ve soruşturma yapmasını beklemek beyhudedir.

Yazımıza konu olan olayda da benzer bir durum yaşanmış. Eskiden İstanbul İl Sağlık Müdürü olarak göreve yapan ve şimdi Sağlık Bakanlığı koltuğuna oturan bakanın mevzu ile ilgili özet ikrarı şu: “Mahalli denetim elemanlarımız o hastaneleri periyodik olarak denetliyorlar. CİMER’e yapılan ihbarları da değerlendiren denetçilerimiz, kayıtlar üzerinde çok önemli bir usulsüzlüğe ve yanlışa rastlamamakla birlikte yanlış bazı uygulamaların sözkonusu olabileceğini tarafıma ilettiler. Ben de emniyetten bir yetkiliyi davet ettim, beraber konuyu masaya yatırdık ve sonrasını da onlara emanet ettik.”

Bir defa bu köşe başlarına kurulmuş butik hastanelerin 112 acil personeliyle anlaşarak bu kadar hastanın kamu hastanesi dururken bu hastanelere yönlendirilmesi, haftalarca yoğun bakımda ve küvezde tutulması o denetçilerinizin hiç mi dikkatini çekmemiş? Çekmediyse bu denetçiler o hastanelerde neyi denetliyorlar? CİMER’e yapılan bu kadar şikayete rağmen neden herhangi bir sonuç alınamıyor?

Muhtemel kanaatimi söyleyeyim: Söz konusu tabela hastanelerinin nasıl ruhsat aldıkları ve bu kadar pervasızca suç işlemelerinin arkasında önemli bir güç kaynağının olduğu muhakkak. O denetçiler ya tehdit edilmiş, korkutulmuşlardır veya ses çıkarmamaları için başka şeyler yapılmıştır. Devletin savcısını makamında pervasızca tehdit eden bu çetenin aynı tehdidi sağlık müdürlüğü denetim elemanlarına da yapmış olmaları ihtimal dahilindedir. Öyle bir çeteyle karşı karşıyayız ki, çete başının devlet erkanından fotoğrafa girmediği kimse yok. Dolayısıyla o fotoğraf arşivini gören kamu görevlileri kolay kolay inisiyatif alamazlar. O günkü sağlık müdürü ve bugünkü bakanın da inisiyatif alamayarak topu emniyete atmış olması muhtemeldir.

Düşünebiliyor musunuz, devletin ilgili kurumları denetlemekle yükümlü oldukları özel kuruluşları denetlemekten korkar, çekinir oldular. Çünkü bunlar ya iktidardan ya da ortaklarından güç alıyorlar. Mazlumlara karşı şahin, zalimlere, mafya çetelerine karşı güvercin kesilen bir kamu gücünün devleti ayakta tutması, uzun süreli idare etmesi mümkün değildir.

Sonuç olarak söyleyeceğimiz şudur: Devletin çivisi çıkmış, kamu kurum ve kuruluşlarıyla birlikte denge denetim mekanizmaları işlevlerini kaybetmiş, yargı kurumlarına olan güven diplerde seyretmektedir. Hukukun gücü yerine gücün hukukunun işlediği, hukukun siyasetin aparatı haline getirildiği bir siyasal rejimde bu tür vakıaların olması hayreti mucip değildir, beklenen hadiselerdir. Tahrip edilen devlet organizasyonunun şurasını burasını düzeltmek yerine topyekun bir restorasyona tabi tutmadıkça hiçbir hayati problemimizi tamir ve tedavi etme imkanımız olamaz. Maalesef durumumuz vahimdir.

Bunları Okudunuz Mu?

1 yorum

Nuri İpek 20 Ekim 2024 - 22:44

Maalesef…

Cevapla

Yorum Bırak

This website uses cookies to improve your experience. Accept